Göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor olmasaydı sonumuz böyle! - Cüneyt Özdemir (Radikal)


Yazıyı büyüt Yazıyı küçült 12.01.2012

Kilimli'deki durum Güneydoğu'nun bir özeti gibiydi. Aş yok, iş yok, umut yoktu.

Uludere olayına soğukkanlı baktıkça, bölgenin insanları ile konuştukça, kaçakçılık konusuna büyüteç tuttukça bölgenin bambaşka gerçekleriyle duvara tosluyoruz. Tosladığımız duvardan başımızı kaldırıp gerçeklere bakınca bugün 35 insanımız arkasından ailelerine verilecek yüklü tazminatların bile ‘züğürt tesellisi’nden başka bir şey olmayacağına iyiden iyiye karar verdim. Bundan bir süre önce Dağlıca baskını sonrasında Dağlıca Köyü’ne doğru yola çıkmış ancak askerin yolları kapamasıyla ne yazık ki ulaşamamıştım. Bu vesileyle Kilimli Köyü’nün sokaklarında dolaşmış, insanlarıyla konuşmuş ve sonunda “Kilimli kurtulursa Güneydoğu da kurtulur” sonucuna varmıştım. Kilimli’deki durum Güneydoğu’nun bir özeti gibiydi. Aş yok, iş yok, umut yoktu. Uludere’deki köylülerin durumunun da farklı olmadığını ‘dipnot tablet’in yarın yayımlanacak yeni sayısında Ali Mendillioğlu’nun yaptığı röportajı okurken anladım. Kilimli Köyü’nde genzimi yakan çaresizlik hissi ve gözüme dolan yaşlar yeniden belirdi.
İster Kilimli ister Uludere isterse adını buraya yazamadığımız onlarca köy sayın insanlarımızın sorunu aynı. Terör ve terörle mücadele fakirlikten kıvranan insanlarımızın üzerine karabasan gibi çökmüş durumda. Hem Kilimli hem de Uludere’de hayvancılık çoktan bitmiş. Yaylalar çoktandır yasaklı ‘askeri bölge’. Tarımcılık imkânsız bir hayal gibi. Tek çareniz ya pılınızı pırtınızı toplayıp büyükşehirin varoşlarındaki yokluğa ve sefalete göç etmek ya da babadan kalma yöntemlerle kaçakçılık yapmak.


Devlet, kaçakçılığa nasıl göz yumuyor?
Uludereli köylülerin kaçakçılık yapma şekillerini öğrendiğinizde Uludere’de yaşanan facianın boyutları da artıyor. Zira köylülerin anlatımlarından öğrendiğimize göre kaçakçılık devletten gizli değil çoğu zaman devlet ile elbirliğiyle yapılan bir bölge gerçeği. Bakın sistem nasıl işliyor. Uludereli bir köylünün sözlerine kulak verelim:
“Korucubaşları ve muhtarlar sürekli askerlerle iç içeler. Köyden herhangi bir bölgeye giden var mı, pancara ya da yaylaya çıkan var mı, kaçağa gidenler, bölgeye dışarıdan gelenler muhtar ve korucubaşları tarafından askerlere iletiliyor.
Kaçağa çıkılmasına izin verildiği zamanlarda askerler sabah 04-05 saatleri arasında köylülerin gitmesini ve gündüz gözükmemelerini istiyorlar. Bazen 150 bazen 200 kişilik gruplar halinde sabahtan katırlarla yola çıkılıyor. Sabah erkenden kimseye görünmeden yola çıkılıp, orada alışveriş yapıp, yemeklerini yedikten sonra akşam üzeri şeker, un, pirinç gibi malları katırlara yükleyerek karanlık çöktüğünde geri dönülüyor. Dönüş yolculuğu ise bir saat civarında sürüyor. Köylüler Irak sınırından içeri girdikten sonra Irak köylerinden daha önce verdikleri siparişlerin gelmesini bekliyorlar. Irak köylüleri arabalarla gelinmesine izin verilen son noktaya kadar siparişleri getiriyor. Daha sonra katırlara yüklenen mallarla dönüş yolculuğu başlıyor.”

Güneydoğu gerçeklerini duymaya hazır mısınız?
Bu satırları okuduğunuz zaman bilmem siz de benim gibi Güneydoğu’nun sınır hattının Batı’nın hayata bakışından ırak apayrı bir zaman diliminde yaşadığını bir kez daha anladınız mı? Uludere’deki köylülerden birinin Ali Mendillioğlu’na
anlattığı kaçakçılık serüveninde kimi detaylar pek çok kişiyi duymaktan rahatsız edecek bölge gerçeklerini de bizlere fısıldıyor. Bakın aynı Uludereli köylü kaçakçılık sırasında yaşadıklarını ve geleceğini nasıl anlatıyor:
“Asker bize izin verince o dağdaki insanlar da askere daha az saldırıyorlar, bizim işimizden dolayı. Biz gittiğimiz zaman diyelim ki benim çocuğum da var dağda. Ona biraz şeker veririm, peynir veririm, onu görürüm geri getirmeye çalışırım. Gelmezse de getirmeye çalışırım. Sonuçta o insan o işi kafasına koymuş. Çünkü o insanların gitme sebebi; asker niye benim amcamı öldürdü, niye dilimi vermiyorlar, niye kültürümü vermiyorlar, niye ben Kürtçe değil de Türkçe eğitim görüyorum ben bunları istiyorum. Bunlar bana verilmediği sürece de ben yaşamak istemiyorum diyorlar. Mesela benim 4-5 tane samimi arkadaşım, okul arkadaşım var onların içinde.
Ben kaçağa gitmezsem, asker bana sıkıyönetim uygularsa ve ben bu yüzden aç kalırsam emin olun ki o köyden 10 kişi daha çıkar dağa. Çünkü adam çocuğuna bakamıyor; dili yok, okulu yok, parası yok ‘Ben aç kalacağıma dağa çıkarım’ diyor, hiç olmazsa Irak’taki insanlar bana yardım eder diyor.”

Çoktan ölmüşlerdi bizim yeni haberimiz oldu
35 insanımızın pisi pisine ölümü bu insanlarımızın bir kader olarak yaşadıkları sıradan hayatlarını bir kez daha gündemimize getirdi. Dün Meclis kürsüsünde Başbakan Erdoğan ile CHP ve BDP’liler arasında 35 insanımıza sahip çıktın çıkmadın kavgası sürüp giderken orda uzakta bilmediğimiz insanlar bilindik kaderlerini yaşamaya devam ediyorlar.
Evet Uludere’de akıl almayacak bir bombalama ile 35 insanımız hayatını kaybetti ancak onlar zaten çoktan ölmüşlerdi, sadece bizim haberimiz yoktu! Şimdi oldu. İstediğiniz kadar büyük tazminat verin yeni ölümlerin önüne kan parası vererek geçmenin imkân ve ihtimali yok. Aş, iş ve özgürlükleri götürmediğiniz sürece daha çok Uludereler karşımıza çıkacak. Yazın bir kenara demeye gerek var mı!