Bu Kaderi Biz Yazmadık Bozacak Olan Biziz (Kadın)
03.02.2010
|
İstanbul’dan otobüsle Zonguldak'a gelirken dinlenme tesislerinin tuvaletinde doğum yapan üniversite öğrencisi, bebeğini çöp kutusuna atarak kurtulmak istedi. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi öğrencisi A. T. (22), İstanbul- Zonguldak otobüsü, TEM Otoyolu Hendek ilçesindeki dinlenme tesisinde mola verdiği sırada tuvalete girip kendi başına doğum yaptı ve bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Bebeği tuvaletteki çöp kutusuna atan A.T, daha sonra geldiği yolcu otobüsüne binerek yola devam etti. Bu sırada tuvalete giren bir kadın, çöp kutusundan gelen ağlama sesini duyarak bebeği buldu. 3 kilo 250 gram ağırlığındaki bebeğin köprücük kemiğinin kırıldığı, genel sağlık durumunun iyi olduğu söylendi. Aşırı kanama nedeniyle halsiz olan genç anne Hendek İlçe Hastanesinde tedavi altına alındı. Peki, her şey sadece bu kadar mıydı? O üniversiteli bir kadındı, ama diğer kadınlardan farklı! Anne olmuştu, ama diğer annelerden farklı! Çaresizdi… Kimse onu kabullenemezdi, anlayamazdı. Evlenmeden bir kadın bir bebeği nasıl dünyaya getirebilirdi. Bu durum kimseye anlatılmaması gereken bir ayıptı. Bu yüzden yardım edecek kimse de olamazdı. Ve bu yüzden bebeğini çöpe atabilecek kadar yalnızdı, üniversiteli kadın… Günümüzde üniversitelerde bu gibi olaylar çokça yaşanmaktadır, ama gün yüzünde ama habersiz. Ancak bir kadına, ölümü göze alarak kendi başına doğum yaptıran ve doğan bebeği çöpe attıran nedenlere çok da yabancı sayılmayız. Üniversiteli kadın olmak toplumsal bir cinsiyet öznesi olan ‘namus’ kavramını üzerimizden atamıyor. ‘Kadın’ olmak bu baskı altında, okusun okumasın, çalışsın çalışmasın, namusla özdeşleştirilmek için yeterli bir sebep oluyor. Ataerkil toplum yapısı, kadının cinsel yaşamından kılık kıyafetine kadar birçok şeyi belirliyor. Üniversitelerde de kısmen “özgürlük”lere rastlansa da gerçek bir özgürleşmeden söz etmek imkansız. Son yaşanan olayda 'üniversiteli kadın’ın durumu, salyalarını saçarak saldıran ikiyüzlü medyada “vicdansız anne” manşetleriyle yer buldu. Sanki annenin bebeği çöpe atması dışındaki herşeyi olağan karşılıyormuş gibi medya, olayı yalnızca “kutsal anne” boyutuyla değerlendirerek, faturayı üniversiteli kadına kesti. Kadın öğrencinin başta ailesinden gelecek tepkilerden korkması, toplumdan -belki de arkadaşları- tarafından dışlanacak olması, ve daha bir çok travma, bunların hiçbiri göz önünde bulundurulmadı. Üniversiteli kadın “anne” olmaktan öte bir “sorun”la yüzyüzeydi. Üstelik kimseye anlatamadığı için tekbaşına çözmek zorunda kaldığı bir sorunla. Başka bir boyutuyla da, diyelim ki kadın öğrencinin bebeği bir şekilde kabul gördü; bu kez de, bebeğin bakımının anneye ait olması yüzünden, üniversiteli kadın okulunu bırakmak gibi başka bir sorun yaşayacaktı -ki bu sorun hala mevcut. Bu gibi olayların yaşanmaması için, üniversitelerde, kadın bilinçlendirme merkezleri, doğum kontrolü ve kürtaj imkanı sağlayabilecek birimler oluşturulması şarttır. Ancak giderek gericileşen üniversitelerde, rektörler ve idari birimler, bu tarz olaylarda namus bekçiliğine soyunarak takındıkları tavırlarla, kadına yönelik her türlü baskı ve eşitsizliği yeniden üretmektedirler. Bu gibi birimlerin açılması gerekliliğinin görmezden gelinmesi, üniversitenin kadın yarısını yok sayılıp toplumsal cinsiyet kavramına hizmet edilmesidir. Ancak nasıl ki kadınlar yıllarca mücadele ederek “kürtaj hakkı”nı kazandılarsa, bizler de üniversitelerimizde mücadele ederek kazanabiliriz. Kazanmalıyız, çünkü kötü sonuçlanan hayatlara ve yanlış kararlara ancak böyle son verebiliriz. ÖĞRENCİ KOLEKTİFLERİ'NDEN KADINLAR KOLEKTİF BASIN MERKEZİ |