Faşizm dilini bedenin acısıyla kurar / Mustafa Ö. Soylu


Yazıyı büyüt Yazıyı küçült 30.08.2009

Gece ayaklarımız okşandı ve büyük dağları geçeceğimiz söylendi.
Karlarla bekletilmiş büyük dağları geçtik.
Bahçede ilk gün keskin bir çizgiyle yan yana duran üç yıldızı gördük.
Mutlak. Yol açıcı.
"Bakmak istiyorum ayaklarına" dedi eğilen bir ses.

Onlara, bir daha görüşmeyebiliriz demedim.
Hepimiz biliyorduk.
O dağ oğullarını yedi.
Ve onları bir sese kapattı.
Kolu yok kiminin.
Kimi kör.

Kardeşlik eski bir masalın bilgisinde kaldı.
Kardeşlik acımaydı.




Roland Barthes 1977'in başında Collegé de France'ta verdiği derse “dil ne gericidir ne de ilerici; yalnız faşisttir” diye başlıyordu. Ona göre anlatım yeteneği (dil yeteneği) iktidarın bütün insanlık tarihi boyunca, içine girip yerleştiği nesnedir. Bunun aracısı da dil'dir. Bir topluluğun konuştuğu dili, söyleme olanağı verdikleriyle değil, söyleme zorunda bıraktıklarıyla tanımladığımızda, dil'in yapısıyla, kaçılması olanaksız bir yabancılaştırma ilişkisi içerdiğini görürüz. Konuşmak, hele hele söylev vermek, sık sık kullanıldığı gibi, iletişim kurmak değil boyun eğdirmektir. Sonuç, her dilin genelleştirilmiş bir yönetme biçimi olduğudur.

Foucault'cu Fransız geleneği içinden bakıldığında tanımlanan dil ve iktidar ilişkisini, Marks 1846'da dil ve düşünce üzerine yazdıklarıyla şöyle tanımlıyordu; “Fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi, her şeyden önce doğrudan doğruya insanların maddi faaliyetine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, gerçek yaşamın diline bağlıdır. İnsanların anlayışları, düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri, bu noktada onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. Dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri üretenler insanların kendileridir, ama bu insanlar, sahip oldukları üretici güçlerin belirli düzeyindeki gelişmişliğinin ve bu gelişmişlik düzeyine tekabül eden karşılıklı ilişkilerinin koşulladığı gerçek, faal insanlardır. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki camera obscura'daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyorsa, nesnelerin gözün, ağtabakası üzerinde ters durmalarının onların dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olguda, insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.” Görüldüğü gibi vurgu, Fransız postyapısalcığının ortaya koyduğu dil-iktidar dikotomisi yerine gerçek yaşam-dil-ideoloji-iktidar çokluğu ile ifade edilmekte ve bu çözümleme üretim alanına tarihselci bakışın yanında dil-ideoloji ikiliğinde daha kapsamlı bir bakışı sergilemekteydi.

Bu yazının birinci vurgusu; “dile rağmen yeni bir dil yaratma”nın olabilirliği üzerinedir. Düşünce, zihinsel ilişkiler, insan ilişkilerinin en dolayımsız maddi davranışının ürünüyse, mevcut dile rağmen yeni bir dil ancak yeni bir ekonomik dönüşüm programının kodladığı yaşam farklılaşması ile olanaklıdır. 24 Ocak ve sonrasında yürürlüğe konulan yeni neoliberal ekonomik politikalar 1980 öncesinin dil kodlamaları üzerinden ne tanımlanabilir ne de adlandırılabilirdi. Söz konusu yaşayan dil olduğunda ve bu dilin geçmişle sürekli bir kaynak ilişkisi dikkate alındığında bu bağlantı, toplumsal etik değerleri taşıyan hafızanın hafızalardan kazınması ile mümkün olabilirdi. Dile rağmen yeni bir dil yaratma çabasının ardında dile biçilen “araç rolü” vardır. Dili araçla eşitlemek dilin iradi olarak değiştirilebilir, dönüştürülebilir ve yeni baştan yaratılabilir olduğuna inanmaktır. 12 Eylül bunu başarmıştır. Bu da yazının ikinci vurgusudur. Bu noktada yeni ekonomik düzen ve yeni dil 2009'lu yıllara gelindiğinde 12 Eylül öncesine göre insan ve insanın ahlaki var oluşu ile ilgili paradigmayı tamamen farklılaştırmıştır. Dil, tarih ve gelenekle kurulur. 12 Eylül yeni bir tarih ve gelenek yaratma projesidir ve bunu da yeni bir dil yaratarak gerçekleştirmiştir. Bu adımı atarken faşist iktidarın hafızasında olan Türk Dil Devrimi deneyimidir. Türkçeyi bir dil problemi olarak değil, bir eğitim, çağdaşlaşma ve uluslaşma projesi olarak kuran Türk Dil Devrimi, Cumhuriyet’in kurucu elitlerinin gözünde, topluma şekil vermenin dile şekil vermekle sağlanabileceğinin bilincindedir. 12 Eylül, iktidarın dille kurulduğunun da farkındaydı. 1990 yıllarından günümüze ulaşan süreçte toplumsal dilin farklılaştığı çok belirgindir ve bu farklılaşmada tedavülden kalkan (birlik, dayanışma, özgürlük gibi) kavramların yanında çoğu kavramında içi boşaltılmıştır. Ortan kaldırdıkları sadece bu toprakların dili değil, geleneği ve tarihi olmuştur. 1980 sonrası oluşturulan terör ortamında 650 bin kişi fiili gözaltı yaşarken, toplumun kalanı yarı kapalı gözaltı yaşamıştır. Kapatılma ve kapatma dili ortadan kaldırmanın yöntemi olarak kullanılmıştır. Tarihsel toplumsal hafızanın devrimci entelijansiya ile bağlantısı kesilerek toplum için dışarıda yeni bir tarih ve dil hazırlanmıştır.

12 Eylül ve sonrasında gelenek ve tarihi temsil edenle, bu gelenek ve tarihe küfür eden faşizmin meydan savaşlarının olduğu yer cezaevleridir. Kitlesiyle bağı çıplak terörle kesilen “solun” cezaevlerinden yanıtı beden dili olmuştur. Devrimci bedenler, hem içerideki faşist terörün darp ve saldırı alanı, hem dışarıya verilen dilsel mesajın nesnesi olarak örgütlemek zorunda bırakılmıştır. Bir kez daha dilin acımasızlığı, insanın acısı olmuştur.

Kenan Evren'in emeklilik döneminde ressamlık yapması, 12 Eylül işkencehaneleriyle, o işkencehanelerde bedenlere verilmiş elektrikle, falakalarla, tuzlu sularla yıkanmış yaralarla, yani parçalanmış beden imgeleriyle düşünüldüğünde ve üstelik yapılan resimlerin İstanbul burjuvazisinin simge semtlerinde ve galerilerinde teşhir edildiği anımsandığında, neyin imha edildiği ve yerine neyin inşa edildiği daha iyi anlaşılır. 12 Eylül, devrimci bedenleri imha ederek yeni bir dil kuracağına inandı ve bunu denedi.

İnsanın ölümü kavrayıp hapsetmek için ölüme doğru ve ölüme karşı konuşmaya başladığı gün bir şey doğdu: kendisini sonsuza kadar yineleyen, yeniden kaybeden, yeniden teksir eden bir mırıldanma... Bugün dilin içine yerleştiği, gizlendiği, tekinsizce güçlenip yoğunlaştığı şey, geçmişten gelen bu mırıldanmalar sayesindedir.

Dışardaki mırıldanma*
“…Dedim ya, babam ressamdı, siz de resmi seversiniz; babam hayat boyunca bir “nü” yapmadı, yapamadı Kenan Bey; masum bir içgüdüyle sanki çıplaklığı fakirliğe bağladı, fakir olan çıplaktı ve bunu resmetmek adeta alaydı onun gözünde; size nü konusunda ne ilham verdi kestiremiyorum ama, cinsel organlarına tazyikli su fışkırtılan kızların ya da hayalarına elektrik verilen devrimci delikanlıların çağrışım yapma olasılığı yüksek; kim bilir bizzat tetkik ettiğiniz bir seansta “bir gün bu vahşeti tuvallere estetik kaygı güderek nakşetmeliyim” diye düşünenler arasına da karışmış olabilirsiniz. Malum, her yer, her şey karışıktı o vakitler; akıllarda dahil buna”...

Ölümün sınırı, dilin önünde ya da daha doğrusu dilin içerisinden sonsuz bir uzamın kapılarını açar. Ölüm tehdidi karşısında dil ileri atılır, ama aynı zamanda yeniden başlar, kendinden söz eder, öykünün öyküsünü ve bu karşılıklı nüfuz edişin asla bitmeyebileceğini keşfeder. Ölüme yol alırken kendi üzerine kapanır; aynaya benzeyen bir şeyle karşılaşır; kendini durduracak olan bu ölümü durdurmak için yalnızca bir güce sahiptir; sınırsız bir yansıtma oyununda kendi imgesini doğurmak.

Başladığı noktaya(ölüme) geri dönebilir ama sonunda ölümden kurtulmak üzere yola çıktığı aynanın derinliklerinden bir başka dil işitilebilir: içerdeki bedenin dilidir bu...

İçerdeki bedenin dili**
“...Adımı belgeleyen tek bir şey yoktu. Ve belki de oracıkta öldüğüm söylenecekti. Öyle bir dönemi yaşıyorduk. Birden tekmelerle kendime geldim. Operasyonu yürüten bir subaydı sanıyorum; “yarası nerede” diye sordu. “omzunda” dediler. İki ayağıyla omuzlarıma çıkıp çiğnemeye başladı. Sol kolumu postalıyla kırdı. Epey bi dövdüler. Kemik etten dışarı çıkmıştı. Gülüyormuşum ama güldüğümün farkında değildim. “Komutanım bu gülüyor” dediler. Bir tane uzman çavuş vardı “yeter” dedi. Cebinden bir sigara çıkarttı. Yaktı verdi. Adını söyle hastaneye kaldıralım dedi.” Bir sigaraya mı konuşturacağınızı düşündünüz” dedim. Nerelisin diye dövüyorlar, kimliğimi öğrenmeye çalışıyorlardı. “Türkiyeli'yim” diyordum. Su istedim. Köy halkı bizi seyrediyordu. Su geldi. Ama vermiyorlardı “ama söz vermiştiniz dedim” evet al sana su” dedi. Bardağı yüzümde parçaladı.”...

Sonuç yerine
Mesele'nin 2007 Eylül sayısında, Hasan Bülent Kahraman, “Romanın etiği: Yazmak ya da Susmak” yazısında 12 Eylül dönemine ilişkin söyle bir değerlendirmede bulunuyordu:
“12 Eylül sonrasında Türk toplumunun vicdanının kirlendiği, etik açıdan sorunlu bir konumda bulunduğunu belirtmek ve düşünmek gerekir. 12 Eylül sonrası Türk insanı sadece suçlu değildir. Aynı zamanda, suçuyla yüzleşmemiş bir insandır. Vicdan kara/lanmış birisidir. Aksi takdirde 12 Eylül bugün için farklı bir yerde durur, farklı bir anlam ifade ederdi. Bu oluşum niçin 12 Eylül sonrasında roman yazılamayacağını bize gösteriyor. 12 Eylül gerçeği karşısında Türkiye'de yaşayan insan ve/ya yazar derin bir suskunluk içindedir. Söz konusu olan suskunluk belki travmatiktir.”

Bu yorumun 12 Eylül sonrası faşizme bedenlerini siper etmiş devrimci tutsaklar tarafından benimsendiğini bir düşünün; hepsi itirafçı olurdu. Devrimci olmak halkıyla onur duymaktır. Meseleyi vicdan kirliliği ve travmatik suskunluklarla açıklamak 12 Eylül sonrası “küfür romanlarında” oldukça sık işlenen tezlerdir. 1980 sonrası faşizmin adeta toplum mühendisliği yaparak yeniden şekillendirdiği toplumsal yapıyı posttravmatik suçluluk ve/ya da suskunluk gibi zorlama psikolojik terimlerle açıklama çabaları yerine önereceğim kavram Hibernasyondur***. Hiberne durumdaki toplumsal yapıyı canlandırmak için yapılması gerekeni 2009 1 Mayıs'ında Taksim ara sokakları göstermiştir. Toplumsal hafıza ve beden, diliyle ara sokaklarda yeniden buluşmuştur.

Devrimci gelenek 12 Eylül faşizmine karşı dilini bedeniyle savunmuştur. Faşizm dilini bedenin acısıyla kurduğunda dilin acımasızlığı insanın acısı olur. Taksim ara sokaklarının bypassına benzer koşulların üretilmesi dilin sevincini bedeninde sevinci yapacaktır.

* Küçük İskender'den Kenan Evrene açık mektup.
** Tümay Durukan Anılar. Artin Devrimci Yol davasından yargılandı. İdam cezası aldı. On sene cezaevinde kaldı.
*** Hibernasyon Kardiyoloji bilim dalında kullanılan bir terimdir. Hiberne miyokard(uykuda ki kalp kası) kalp kaslarını besleyen damarlarda ciddi darlık olduğu koşullarda, kalp kasının kendini ölümden korumak için minimum metabolizmayla çalıştığı adaptasyon mekanizmasıdır. Tedavisi ise daralmış damar için bypass operasyonudur.